Sunday, March 19, 2017

Tavsiyeler & Ogretiler / Advice & Principles

Sokrates formülü
Kendi ahlakının kusursuzluğundan emin insan ve öyle bir toplum tehlikelidir. O yüzden, kim neyi mutlaklaştırma eğilimine girerse onun aksini savun. İnsanları şüpheye ve sorgulamaya teşvik et. Mutlak zannettikleri ilkelerin zayıf noktalarını bul ve deş. Bazen sinir bozucu olabilirsin. Ama akla ve özgür vicdana dayalı bir ahlak anlayışının tek temeli böyle bir eleştirelliktir gibi geliyor bana.

Whatever is generalizing, defend it's opposite. Whatever principle people, including you, think is an absolute - dig to find  it's weaknesses. You may be nerve wrecking. But, a morality that stems from the freedom of mind and conscience can only come from such a foundation of criticality.
---

“İnsanları rahatsız etmeyi” sevmiyorum, hayır, kesinlikle yok öyle şey. Aksine bir hayli utangaç ve çoğu zaman kibar biri olduğumu sanıyorum. “Rahatsız etmek” dediğin şey, tecavüze uğrarken çıkardığım seslerdir. 58 senedir durmadan iki Mustafaların ve onların gübreleyip beslediği kör cehalet ortamının tecavüzüne uğruyorum. Daha hala alışabilmiş değilim. Bana iğrenç ve insanlık dışı geliyor. Belki tecavüzcülere değil de, kendileri de sürekli tecavüze uğradıkları halde pek ses çıkarmayan ya da alışmış görünenlere ulaşmaya çalışıyorum. İnsanları aydınlatmak gibi bir misyonum olduğunu sanmıyorum. Olsa olsa kendime üç beş kader ortağı arıyorumdur.

Kökü dışarıda eğitim almışlığımın da bir etkisi vardır mutlaka. Robert C + Amerikadaki üniversitelerimde bize fikirlerimizi derli toplu, net ve belirgin şekilde ifade etmeyi öğrettiler. Türkiye’den gidip o eğitimi alan (yani ciddi bir okulda iş idaresi ve mühendislik dışında bir şeyler okuyan) üç ben bin kişi var. Onların da yüzde doksandan fazlası yurt dışında kaldılar. Salak mısın, sen neden döndün dersen vallahi bilmiyorum derim.
Köye yerleşmemin amacı insanlardan soyutlanmak değildi, hayır. Şirince’ye geldiğim ilk günlerden beri aşırı olmasa da oldukça yoğun sosyal hayatım oldu. Sonraki dönemde gerek otel gerek Matematik Köyü münasebetiyle, hem fikir pırtlatıcısı sıfatıyla ortalığa dökülmem nedeniyle, binlerce insan ağırlar olduk. Bundan şikâyetçi değilim. İnsan ilişkilerini seviyorum. İki şartla.

1) Gol atabileceğin sahalarda oynayacaksın. Gençken o kadar kolay değildir, acemisin, korkaksın. Ama akıllı olursan gol atabileceğin sahaları zamanla bulursun, oyunu öğrenirsin, becerine göre ufak ya da büyük sahalarda zevkle top koşturursun.

2) Kaçacak yerin olacak. Oynadığın oyuna mecbur olmayacaksın. Sıkılınca kapanacağın bir evin, sığınacağın bir köyün, herkesin bilmediği ikinci ve üçüncü hayatların olacak. Emniyet supabıdır. Maçta sakatlık geçirince dinlenip iyileşmem için lazımdır.

Normal kariyerin ne olursa olsun, yanı sıra, ne bileyim, mesela çiftçilik yap, nalbur dükkânı aç, tropik hastalıklara çalış. Göreceksin ki normal kariyerin de daha zevkli + heyecanlı gelmeye başlar.

---

Ne güzeldi eskinin zorbaları

“Her büyük sosyal değişim, ardında birilerine nostalji konusu olacak bir taze Altın Çağ bırakır” demiş Mark Lilla[1]. Altın Çağ dememiş tabii, Eden demiş. Eden’i burada cennet diye çeviremezsin, çünkü Eden “geçmişteki cennet”tir, Adem ile Havva‘nın kovulduğu yerdir. Oysa Türkçedeki cennet, gelecekteki bir saadeti ima eder.

“Nostalji umuttan daha güçlü bir itkidir” diye eklemiş. “Umut fos çıkabilir, oysa nostaljiyi yenemezsin. (Hopes can be disappointed. Nostalgia is irrefutable.)

Aklının bir köşesine yaz bunu. Toplumsal koşullar ne kadar feci olursa olsun, ve onları en nihayet sahadan silen değişim ne kadar rasyonel ve kaçınılmaz olursa olsun, birileri mutlaka çıkıp “ah, eski günler” diye gözyaşı dökecektir.

Al, Abdülhamit. İlk üç-beş yılını saymazsan berbat bir çağdı. Otuz  üç sene kasvet, durgunluk, korku, yozluk ve yolsuzluk hüküm sürdü. Seveni yoktu. Nihayet devrildiğinde bütün memleket , genciyle yaşlısıyla, cahiliyle alimiyle, müslimiyle gayrimüslimiyle , delirmiş gibi bayram etti. Birkaç ay geçti, ne oldu? Anı imalatı başladı. “ Ah mirim, sabık Hakan zamanında….”

Al Stalin. Otuz yıllık iktidarı kan, katliam, açlık, savaş, ihanet ve korkuyla geçti. Öldü, dünya bir rahat nefes aldı, sonra özlemeye başladılar. İşin enteresanı, en çok özleyenler o devri hatırlayan yaşlılar değildi, diktatör öldükten sonra doğan kuşaktı. Özlemleri bir şey bildiklerinden değil, belki ana babalarını özlediklerindendi. Daha doğrusu, bugünden şikayetçi olduklarındandı. Demin not ettik, umudu inşa etmek zordur, risklidir, yenilgi ihtimali vardır. Geçmişe sığınmak daha kolay, daha güvenli.

Almanların kahir çoğunluğu daha düne kadar Hitler’i özlerdi, sanki adam ülkenin taş üstünde taş kalmamacasına yıkımına neden olmadı. İngilizler hala eski imparatorluğu özler, sanki irrasyonel ve  sürdürülemez bir düzen olduğunu idrak edip kendileri tasfiye etmedi. Beni daha çok hayrete düşüren, Etiyopya’da 2000’lerden sonra çiçeklenen Haile Selassie sevgisi. Ortaçağdan kalma bir sefil serflik rejimiydi. 1970 ‘lerde devirdiler. Şimdi başkentteki Hilton’un lobisinde Haile Selassie büstü ve sergisi, gazetelerin her sayfasında mutlaka en az bir tane ulu önder HS güzellemesi.

Kemal Atatürk kültü de farklı değildir, kuşkunuz olmasın. 1930 ve 40’larda “ yarın daha güzel olacak” diye bir umut vardı, bunu inkâr edemem. O dönemi övenler belki bu açıdan bir haklılık payı ileri sürebilirler. Ama o cılız umut parıltısını saymazsan, bu ülkedeki hemen herkes için kasvet, çaresizlik ve korku yıllarıydı. Çok fazla tarih bilmene gerek yok, gazete arşivleri internette duruyor, biraz oku yeter.

Buna rağmen bugün hala birileri “ ah Atam, vah Atam” edebiyatı yapıyorsa bunu toplum psikolojisinin tuhaflıkları faslından incelemek sanırım daha doğru olur.

Gelecek korkusudur. Riskten kaçıştır. Umudu taşıyamamaktır.

--
how much comfort/security/familiarity/belonging ... am I willing to give up for freedom/liberty/opportunity/growth 

No comments:

Post a Comment